MADEN OCAĞINDAKİ SIR?
Gerçek Cinayetler

MADEN OCAĞINDAKİ SIR?

Gerçek Cinayetler

Mühendis Kerem ile Madenci Cevahir Usta

Büyükçe bir maden çukurunun önünde durdular. Yolların bozuk olması araçla da olsa epey yormuştu iki arkadaşı. Uzunca bir süre eski maden alanını dolaşmışlar, ne hikmetse yüzlerce çukuru beğenmeyip yolun hemen kenarında bulunan 15-20 metrelik eski maden çukurunun önünde durmuşlardı.

“Abi! Burası iyi.” dedi Kerem. Kerem kendine iş bulmaya çalışan yeni yetme bir maden mühendisiydi. Eski krom madeni ocaklarını geziyor, numuneler alıp cevher keşfetmeye çalışıyordu. Elbet bir gün iyi bir cevher bulacaktı ama o gün ne zaman gelecek hiçbir fikri yoktu. Cevahir’ de tasdikledi. “Tamam” dedi. “Buradan alalım örneği. En derin çukur burası sanırım.” Cevahir usta mürekkep yalamamış ancak çekirdekten yetişmiş bir maden ustasıydı. Elazığ’ ın Maden İlçesinde doğmuş büyümüş ve Türkiye’nin birçok bölgesinde maden ocaklarında çalışıp emekli olmuştu. Şimdi oda Kerem’ le birlikte bir umut maden avına çıkmıştı.

Bir gün her şeyin daha iyi olacağını düşünmek umudumuz, bugün her şeyin iyi olduğunu düşünmek yanılgımızdır. Voltaire

Umut bazen olmadık anlarda bitiverir. Bugünde onlardan biriydi. Cevahir usta olacaklardan habersiz ipini hazırlamakla meşguldü.

Mehmet ile Beyza

Mis gibi patates kızartması kokuyordu evin içinde. Hafta sonu olmasına rağmen Beyza erken kalkmıştı. Mehmet’e seslendi. “Hadi kalk hayatım. Kahvaltı hazır.” Mehmet çoktan uyanmıştı aslında. Mutfakla karşı karşıya olan yatak odasından, bir fırına bir ocağa koşuşturan güzel eşini seyrediyordu. Evleri çok küçüktü. Bütün odalar salona açılıyordu. Ancak buna gücü yetmişti Mehmet’in. Dünyada dikili bir ağacı bile yoktu. Günübirlik işlerde çalışır ekmeğini taştan çıkarırdı. Evlenmeden önce hiçbir şey umrunda değildi aslında. Kendisini hiç düşünmezdi. Bulursa yer bulamazsa şükür ederdi. Ama şimdi durum farklıydı. Beyza ile birbirlerini severek evlenmişlerdi. Gerçi bunun nasıl olduğuna kendisi de bir anlam veremiyordu. Ömründe ilk defa bir işi rast gitmiş, Beyza gibi temiz yürekli, bir o kadar güzel, abartısız yüzlerce taliplisi olan bir kızla evlenmişti. Her şey bir anda olmuştu. Kendisi asla cesaret edemezdi ama Beyza kaçıp gelmişti. Kocaman dünyada yapayalnızdı. Hiç kimsesi yoktu. Nasıl büyüdüğünü dahi hatırlamıyordu. 30 yıllık ömrü acılar içinde bir lokma ekmek için çalışmakla geçmişti. Ne yapardı nereye giderlerdi. Kendisini değil Beyza’yı düşünüyordu. Cebinde 100 lira parası vardı. Ne bir otele gidebilir ne de yemek yiyebilirlerdi. Ne diyeceğini ne yapacağını bilemedi. Bir an için ben sana bakamam babanın evine dön diyecek oldu. Ama hayatında ilk defa kendisini ciddiye alan bu iyi yürekli kızı kaybetmekte istemiyordu. Onsuz yapamazdı.

Beyza akıllı kızdı. Durumun farkındaydı. Kendisi varlıklı bir ailenin tek kızıydı. Kaçıp gelmişti ama elbette eli boş gelmemişti. Yanına altınlarını, bilekliklerini değerli bütün eşyalarını almış çantasına da 5000 lira para koymuştu. Vermiyordu ailesi onu Mehmet’e. En son babası benim o çulsuza verecek kızım yok deyip kesip atmıştı. Sonunda olan olmuş Beyza kaçıp gelmişti. Alelacele minibüse binip İl merkezinin yolunu tuttular. Bir otele kendilerini zor atmışlardı. Bu otel onlar için yepyeni bir hayatın başlangıcı olacaktı.

Mehmet İle Annesi

“Bıktım usandım!” diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. “Bıktım usandım, el alemin karısına kocası en güzel elbiseleri alır, yağla balla besler, benimde ekmek yapacağım diye canım çıkar. Sen nasıl kocasın, olmaz olsun senin gibi koca!” diye bas bas bağırıyordu. Evet dönem meşhur Türk filmleri dönemiydi. Televizyonda izlediği şaşalı hayatları gerçek sanan kadınlardan biride Aysel’di. Hoş Aysel’inde fizik olarak Türk filmlerindeki başrol kadın oyuncularından geri kalır yanı yoktu. Hep artist olmak isterdi. Hayat karşısına birazcık dürüst insanlar çıkarsaydı olabilirdi de. Lakin Türkiye’de bu hayaller hele hele 70′ li yıllarda artist olmak isteyen pek çok kadını diri diri mezara gömmüştü. Kocası belediyede çalışan dürüstlük abidesi bir devlet memuruydu. Evden işe işten eve gidip gelen abdestinde namazında fakir bir adamdı. Devlet memurluğundan başka bir geliri olmadığı içinde kıt kanaat geçinirlerdi. Aysel’in bağırmalarını sükunetle dinler, ağzını açıp tek kelime etmezdi. Bir gün gider korkusu yaşardı hep. Pek belli edemese de deli gibi aşıktı Aysel’e.

Mehmet daha 6 yaşındaydı. Köy hayatını çok seviyordu. Evlerinin geniş bir avlusu ve içinde 2 dönüm tarlası vardı. Babası eve geldiğinde annesinin bağrışlarını duymamak için tarlanın en ucuna gider, orada kendi kazdığı çukura girer, annesinin yorulup susmasını beklerdi. Babasına bağırıp çağırdığı için çok kızardı annesine. Çocuk aklıyla babası geldiğinde susması için kazdığı çukura gömmeyi bile düşünürdü.

Annesinin hayatının bir gün gelip bir başka çukurun başında sona ereceğinden habersizce…

Aysel bir iki gündür komşuya gidip geliyordu. Mehmet bazen kızsa da annesinin yeşil gözlerine hayran hayran bakar fırsat buldu mu sarı saçlarını okşardı. Çok severdi annesini. Her zaman oturmakta olduğu cam kenarında otururken koşar adımlarla eve geldiğini gördü. Sevinmişti, karnı da acıkmıştı hani. Genelde eve gelince direkt mutfağa geçer oğluna yemek hazırlardı. Ama o gün yanına gelip oturdu. Eliyle saçlarını okşadı. Bir başka bakıyordu oğluna. “Mehmet” dedi. “Annen artist olsun ister misin? Beni televizyonda görmek ister misin?” dedi. “Hayır!” diye bağırdı Mehmet. Kadın böyle bir tepki beklemiyordu. Kızmıştı. Çocukta olsa yapmaya karar verdiği iş için onay almak onu biraz rahatlatacaktı ama hiç de umduğu gibi olmamıştı. “Neden?” diye sordu “neden istemiyorsun?” Mehmet’in cevabı basitti aslında. “Başka adamlar sana dokunursa babam üzülür.” dedi. “Bırak o sümsüğü!” deyip hışımla kalktı yanından. Doğrudan yatak odasının yolunu tutmuştu. Mehmet annesinden hiçbir şey istemezdi. Açlıktan ölüyordu ama yemek isteyemedi. Annesinin yatak odasında hummalı bir şekilde çalıştığını görüyordu ancak ne olduğuna bir türlü anlam veremedi.

Her sabah olduğu gibi pencerenin kenarına oturmuş, dışarıyı seyre dalmıştı çocuk. Yalnız bir fark vardı. Yağmur çiseliyordu. Cama vuran yağmur damlaları adeta hüzün dağıtıyordu etrafına. Kapalı hava kasvetle doldurmuştu güneş almayan evin içini. Annesinin sesiyle irkildi. “Hadi kahvaltı hazır.” Bugün pek bir mutluydu kadın. Keşke hep böyle olsa diye geçirdi içinden, babama hiç bağırmasa. Babası her zamanki gibi aynı saatte evden çıktı. Yağmuru çok seven küçük Mehmet soluğu yine pencerenin kenarında almıştı. Cama vuran yağmur damlalarını saymaya çalışıyor, bir yandan da buğulanan camı eliyle silmek için çabalıyordu. Öyle dalmıştı ki: Annesinin elinde valizi ile yanından geçtiğini bile fark etmedi. Cam yine buğulanmıştı. Kazağının kolu ile sildi camı. Silmesiyle de hafızasına kazınan ölene kadar asla unutmayacağı o adamı ve adeta güneş gibi parlayan kırmızı renkli Anadol marka arabasını gördü. Adam arabanın açık camına dayadığı eliyle bir yandan iğrenç bıyıklarını sıvazlıyor, diğer eliyle de göğsüne kadar açık gömleğinin düğmeleri ile oynuyordu. Birden arabanın kapısını açıp indi. Tam o anda Mehmet ikinci şoku yaşadı. Annesi adeta ayakları yerden kesilmiş uçarcasına bahçe kapısına doğru koşuyordu. Buğulu camların ve yağmur damlalarının ardından annesinin nerdeyse topuklarına değen saçları ekin tarlalarını andırırcasına dalgalanıyordu gözünün önünde. Tam kapının önüne geldiğinde cama doğru baktı. Oğluyla göz göze gelmişlerdi. Mehmet’in gözlerinden cama vuran yağmur damlalarından farksız yaşlar dökülmeye başlamıştı bile. Annesinin gittiğini anlamıştı. Aslında babası hep söylerdi bir gün onları terk edeceğini. Ancak Mehmet terk edilmenin ne olduğunu tam anlayamamıştı. Ta ki annesi ile buğulu camların arkasından göz göze gelene kadar. O anı bir daha hiç unutamayacaktı. Cam yine buğulanmıştı, annesini göremiyordu, koluyla hızlıca sildi ama buğu hala gitmemişti. Çünkü buğudan değil gözlerinden boşalan yaşlar görmesini engelliyordu. Can havliyle gözlerini ovuşturdu. Annesi arabaya binmişti bile. İğrenç gülüşlü o adamla gitmeyi seçmişti. Tek kelime dahi edemedi. Kelimeler boğazına düğümlenmişti işte. Anne gitme o adam kötü diyebildi. Lakin onu kimse duymadı. Gidiş o gidiş. Bir daha annesinin sarı saçlarını göremeyecek, onlara dokunamayacaktı. Annesi gitmişti ama Mehmet’i hayatı boyunca bırakmayacak bir damga ile bırakıp gitmişti. Artist Aysel’in çocuğu…

Dehşet Anları

Cevahir tam bir ustalıkla elindeki kalın halatı çukurun hemen yanında bulunan ağaca sıkıca bağladı. Şöyle bir eğilip çukurdan aşağıya bakınca taban kısımda çatal şeklinde bir cisim olduğunu fark etti ancak dal parçalarıdır diye pek önemsemedi. Halat çukurun duvarlarına çarpa çarpa uzandı içeri. Cevahir yaşlıydı ama gücü kuvveti yerindeydi. Maden çukurlarını en iyi o tetkik edebiliyordu. Bu yüzden halata davrandı ve kendisini boşluğa doğru saldı. Aşağı doğru kayarken duvar katmanlarını incelemeyi de ihmal etmiyordu. Kerem heyecanla çukurun uygun bir yerinde çökmüş vaziyette inişini seyrediyordu. Cevahir usta her zaman ki yaptığı işi yapıyordu ancak bu sefer bir tuhaflık seziyordu. Bilemediği, anlam veremediği garip bir sessizlik içindeydi ortam. Çukurun yarısına geldiğinde elleri acımıştı halattan. İki ayağını duvarlara dayayıp ellerini boşa çıkardı. Bu esnada eğilip aşağı baktı. Bakmasıyla birlikte soğuk bir rüzgarın suratına çarptığını hissetti. Yukardan baktığında gördüğü şeyin bir ağaç dalı olmadığını gördü. Ancak bir kısmı toprakla kapalı olan bu şeyin ne olduğunu anlayamadı. Merakı artmıştı. Duvardaki madenlerle oyalanmayı bırakıp bir solukta kendini aşağı saldı. Tabana doğru yaklaştıkça merakı ve korkusu artıyordu. Çünkü gördüğü şeye bir anlam vermeye başlamıştı. Tabana inmesiyle birlikte bu cismin insan bacağına benzeyen bir nesne olduğunu fark etti. İçinden bu mankeni atacak yer bulamamışlar mı diye geçirdi. Rahatlamıştı biraz. Manken bu dedi. Lakin ipten kurtulup arkasını dönmesi ile birlikte gövdesinden ayrılmış kadın kafatasını gördü. Görmesiyle birlikte “Alllaaaahhhhh!” diye bağırması bir olmuştu. Kendini can havliyle arkaya attı. Kafasını duvara çarpmıştı. Bir an sersemledi ve çökmek zorunda kaldı. Sert bir şekilde kafasını vurmuştu. Soğukkanlılığını korumaya çalıştı. Kafatasına yeniden baktı. Evet bu bir kadın kafatasıydı. Üzerinde hala derisi ve saçları duruyordu. Yüzü kısmen belliydi. Gözleri içinde kurumuş ancak tamamen çürümemişti. Adeta ona bakıyordu. Bir an gözleri duvardaki izlere kaydı. Aman Allahım! Etraf kanlı tırnak izleriyle doluydu. Bunlar insan cesediydi ve hemen ölmedikleri adeta tırnaklarıyla çıkmaya çalıştıkları aşikardı. Yukarda gördüğü şeye odaklandı. Bunun bir insan bacağı olduğunu anladı. Çömelip içerdeki girintiye feneri tuttu. İkinci bir kafatası daha vardı ancak o gövdesinden tam olarak ayrılmamıştı. Dehşete düşmüştü. Ne yapacağını bilemiyordu. Kendisini yukardan izleyen kerem sürekli “ne oldu abi durum nedir?” diye bağırıyordu ancak Cevahir usta onu duymuyordu bile. Hemen bir dua okudu. Diğer kafatası bir erkeğe aitti. Bacaklarının üzeri toprakla dolmuştu. Biraz daha inceleyince kadının gövdesinin de toprak altında olduğunu anladı. İkisi de çürümemiş, nem ve rutubetten dolayı sabunlaşmıştı. Adamın kafatası daha belirgindi. İçinden gördüğü şeylerin hala bir manken olmasını istiyordu. Ancak biraz daha dikkatli bakınca adamın belinde kılıf içerisindeki Nokia 3310 cep telefonunu gördü. Daha çok irkildi. Artık emin olmuştu. Bunlar bir kadın ve bir erkeğe ait iki cesetti. Ani bir karar vermesi gerekiyordu. Can havliyle ipi kavradı. Öyle hızlı çekmişti ki nerdeyse ipin bağlı olduğu ağaç eğilip kırılacaktı. Kerem ipi tuttu yukardan. Cevahir usta bir yandan tırmanmaya çalışıyor, bir yandan da kereme ipe asılmasını ve kendisini yukarıya çekmesini söylüyordu. Bir an önce ayrılmalıydı buradan. Kafasını çevirip tekrar baktı kafatasına. Sanki göz göze gelmişlerdi. Gitme diyordu kadın, beni de götür. Bitmek bilmiyordu mesafeler. Duvarlar üzerine geliyor, sanki birileri alttan ipi çekiyordu. Kan ter içinde kalmıştı. Güç bela dışarı attı kendisini. Kerem korkmuştu halinden. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Soluk soluğa “hadi gidelim buradan çöz ipi.” diyebildi. Kerem hemen ipi çözdü. Çekip topladı. Bir yandan da ne olduğunu soruyor ama adamın acınası ve korkmuş halinden üsteleyemiyordu. Adeta nutku tutulmuştu. Arabada anlatırım diyebildi. Cevahir direksiyona kendi geçti. Kaçıp kurtulmak istiyordu bir an önce. Gelirken taştan sakındığı aracını acımasızca sürdü. 3 saatte geldikleri yoldan 1 saat de geri dönmüşlerdi. Yolculuk esnasında Kerem’e olanı biteni anlattı ancak emin olduğunu söylemedi. Manken olma ihtimali de var dedi. Aslında öyle olmasını umuyordu. Bir karar aldılar. Kimseye bir şey söylemeyeceklerdi. Bizim üzerimize kalır dedi Cevahir. Kerem tecrübesiz toy bir çocuktu. Ne derse tamam dedi.

Denizli’ ye nasıl döndüklerini bilemediler. Cevahir usta memleketine döneceğini söyledi. Kerem bir iki gün dinlenmesi için ısrar etse de kabul etmedi. Psikolojisi aşırı etkilenmişti ve içindeki korku giderek büyüyordu. Bir an önce uzağa, daha uzağa gitmek istiyordu. Otogardan 15.00 otobüsüne bilet aldılar. 2 saatleri vardı. Madenciler kahvesine gitmeye karar verdiler. Masaya oturduklarında akıllarındaki tek şey cesetlerdi. Kerem “abi baştan anlat şu işi” diye üsteledi. Çay söylediler. Cevahir usta daha çukura inmeden tabanda gördüğü çatal şeklinde ki cisimden başlayarak yaşadıklarını anlatıyordu. Kerem pür dikkat Cevahir ustayı dinliyor, Cevahir de anlatırken adeta o anları yeniden yaşıyordu.

Necmi’nin yanlarındaki masaya gelip oturduğunu fark etmediler bile. Onların bu hali Necmi’nin dikkatini çekmişti. İş aramak için gelirdi bu kahveye. Maden işlerinde çalışırdı ancak bu günlerde işsizdi. Cebinde parası kalmamıştı. Onların ateşli ateşli konuştuklarını görünce hemen yanlarındaki masaya oturup kulak misafiri olmaya karar verdi. Her ikisini de tanıyordu. Bizzat tanışmamış olsalar da selamlaşırlardı. Maden aradıklarını duymuştu. İyi bir maden damarı bulmuşlar galiba, bu kadar ateşli ateşli konuştuklarına göre diye mırıldandı. Kendisini fark etmemişlerdi, bunun farkındaydı. İyice kulak kabarttı konuşmalarına…

On dakika içinde duydukları şok etmeye yetmişti Necmi’yi. Maden çukuru, manken, ceset, kadın, erkek, kafatası, eski maden ocağı derken içine bir korku düştü. Usulca kalktı masadan. kendisini fark etmelerinden korkmuştu.

Cevahir otobüse binip memleketin yolunu tutmuştu çoktan. Geri gelecekti ancak ne zaman döneceğini kendisi de bilmiyordu.

Necmi o günde eli boş dönmüştü eve. İşler bıçak gibi kesilmişti. Yorgundu ancak bugün kahvede duydukları adeta beynini kemiriyordu. Adamlar numune almak için girdikleri eski maden çukurunda insan cesedi bulduklarını söylüyordu ancak ne bir polise ne bir jandarmaya gitme niyetleri olmadığı aşikardı. Necmi’nin içi içini yiyordu. Bir şeyler yapmalıydı ama kim ona inanırdı. Üstelik gördükleri şeyler manken çıkarsa el aleme rezil olur, madenciler bir daha iş bile vermezdi kendisine. Bunları düşüne düşüne uzandı bekar yatağına…

Düşteki Kadın Kimdi?

Zayıf bir el göğsüne dokunuyor,  kalk! kalk! diye sesleniyordu. Şaşkınlıkla korku arasında doğruldu yataktan. Yatağının kenarında orta yaşlarda film yıldızı gibi bir kadın duruyor. “Kalk kalk! Ben o kadınım” diye sesleniyordu. “Hangi kadın, sen kimsin?” diyebildi. “Ben o kadınım. O madencilerin konuştuğu kadın. Onlar beni almadan gitti. Sen beni kurtar, kalk!” diyordu. Rüyada mıydı gerçek miydi anlayamamıştı. Karşısında bir kadın duruyor, bugün kahvede madenci arkadaşlarının cesedini bulduğu kadın olduğunu söylüyordu. Acaba kahveye gitmesi de bu rüyanın içinde miydi? Her şey bir rüya mıydı? Öyle düşündü. Tekrar koydu kafasını yatağa. Ama kadın yine kalk! kalk! diye sesleniyordu. “Ben o kadınım. Beni kurtar. Karakol komutanı başçavuşu ara. O beni bulur” diyordu. Son duydukları adeta şok etkisi yaratmıştı. Can havliyle kan ter içinde uyandı. Evet rüya görmüştü ama gördükleri gözünün önünden gitmiyordu. Kadın sürekli “Kalk! Ben o kadınım! Onlar beni bıraktı. Sen beni kurtar. Karakol komutanı başçavuşu ara. O beni bulur” diyordu. Kadının sesi kafasından çıkmıyordu. Başını sağa sola şiddetle salladı. Bu bir rüyaydı ama kahvede duydukları gerçekti. Bu o kadındı. Ne yapmalıydı. Öncelikle kadını bulan madencilere ulaşmak gerektiğini düşündü ama gece vakti bunu nasıl yapacaktı. İkisinin de telefonu yoktu kendisinde. Karakol komutanı başçavuş diye bağırdı birden bire. Evet! Kadın nokta adres vermişti. “Karakol komutanı başçavuş”

Madencilerin bahsettiği eski maden ocağını ve ilçeyi çok iyi biliyordu. Kendisi de gitmişti birkaç kez. Jandarma komutanlığına ulaşması gerekiyordu ama numarasına nasıl ulaşacaktı. İnterneti yoktu. Akıllı telefonlarda henüz icat edilmemişti. Tanıdığı bir arkadaşı vardı ve onu aradı. Gece saat birdi ama arkadaşı uyumuyordu. İnterneti yeni almış sabahlara kadar bilgisayar başında pinekliyordu. Acilen ……. İlçe Jandarma’sının telefon numarasını bulmasını rica etti. Arkadaşı çok geçmeden numarayı bulduğunu söyleyerek telefon açtı. Güç bela bulduğu bir peçetenin üzerine ucu bitmiş kalemle zar zor yazdı numarayı. Arkadaşı kapatır kapatmaz elleri titreye titreye bastı telefonunun tuşlarına. 0 23…….!!!

Ne Olacak Bu Jandarmanın Hali

Yoğun ve zorlu bir günün ardından gece 23.30 da ancak gelebilmişti eve. Gün içerisinde hiçbir şey yiyememişti. Bir şeyler atıştırdı. Biraz oturdu. Bu arada saat bire yaklaşmıştı. Yatmak için uzandı yatağına. İnşallah bir olay olmaz da rahat bir uyku çekerim diye düşündü. Gözü cep telefonuna ilişmişti. Ne olursa olsun deyip kapattı cep telefonunu ve derin bir uykuya daldı.

Aradan çok geçmemişti ki iç hat telefonunun sesiyle irkildi. “Kahretsin!” dedi kendi kendine. Cep telefonuna ulaşamadılar iç hattan arıyorlar. Onu unutmuştu. O da olmasa ne olacaktı ki. Lojmanda oturuyordu. Olmadı asker gelip kapıyı çalıyordu. Kurtuluşu yoktu çaresiz telefona uzandı. Telefondaki nöbetçi astsubaydı. …… ilinden bir şahsın aradığını, rüyasında birini öldürdüklerini, karakol komutanı başçavuşla görüşmesi konusunda talimat aldığını söylediğini anlattı. Zaten uyku gözlerinden akan karakol komutanı küfür etmemek için kendini zor tutuyordu. Yine de sakinliğini korudu. “Sen konuş numarasını al, sabah ararım.” dedi ve kapattı telefonu. Ancak aradan beş dakika geçmişti ki tekrar çaldı. Ama bu sefer telefonun ucundaki Necmi’ydi. Dahili numarayı alıp doğrudan bağlanmıştı. “Seni dinliyorum.” dedi. Necmi özürler dileyerek olayları anlatmaya başladı. Maden ocağı, çukur, manken cesetler, rüya derken kafası darmaduman olmuştu. Ancak mesleğini seven bir karakol komutanı idi. Şüpheciydi de. Meslek hayatı boyunca olmaz denilen, imkansız denilen pek çok olayla karşılaşmıştı. Üstelik nokta olarak adı geçiyordu olayda. Karakol komutanı başçavuş.

“Tamam” dedi Necmi’ ye. Cep telefonu numarasını kaydetti. Sabah arayacağını telefonunu takip etmesini söyledi. Bu sefer işi garantiye aldı ve iç hattın da fişini çekti. Artık uyumak istiyordu.

İyi bir uyku çekmişti. Apar topar kahvaltısını yapıp karakola geçti. Cep telefonundan arayamamıştı Necmi’yi. Çünkü o zamanlar her yöne 1500-2000 dakikalı tarifeler yoktu. Dakikası bilmem kaç kuruştu. Odasına gelerek sabit telefondan aradı. Necmi sabahı zor etmişti. Adeta avını bekleyen bir kedi gibi cep telefonunun çalmasını bekliyordu. Çalar çalmaz açtı telefonu. Karakol komutanı olayı baştan anlatmasını istedi. Necmi kahvehanede duyduklarından gördüğü rüyaya kadar her şeyi en ince ayrıntısıyla anlatmıştı. Ancak somut bilgiler lazımdı ona. Somut bilgiler içinde Kerem ve Cevahir denilen şahıslara ulaşması gerekiyordu. Necmi bu konuda çok işine yarayacaktı. Ona Kerem’e ulaşıp ulaşamayacağını sordu. İlk işinin onu bulmak ya da en azından cep telefonuna ulaşmak olduğunu söyledi. Necmi’ den maden ocağının yerini iyice öğrenmişti ancak yine de kendisi gidemezdi. Hiç bilmediği ücra bir yerdi. Telefonu kapatır kapatmaz muhtarı aradı. Muhtar maden ocağını biliyordu. 1,5-2 saatte varırız dedi. Muhtarım bana yemek borcun vardı. “Öğlen gelirim yemek yer çıkarız” dedi gülümseyerek. Muhtar iki üç gün önce dolandırıcıların tuzağına düşmüş elinde avucundaki bütün parayı ATM ye yatırmaya çalışırken karakol komutanı tarafından güç bela durdurulmuştu. O kadar inanmış ve hipnoz oluştu ki son anda yetişip kendisini ATM den dışarı çıkartan karakol komutanına saldırmaya kalkmıştı. Ancak olaydan 3 saat sonra karakola gelince kendine gelebilmişti. “Komutanım yemek dediğin nedir? gel sana kuzu keseceğim…”

Corona virüs belasının olmadığı güzel günlerdi. Muhtar gerçekten de büyükçe bir kuzu kesmiş mükellef bir sofra hazırlamıştı. Köylülerle birlikte gır gır şamata yemeklerini yediler. Saat 15.00 olmuştu. Epey gecikmişlerdi. Ekim ayı günler kısa idi. Haydi ya Allah deyip düştüler yola. Yola çıktıkları esnada telefon çaldı. Arayan Necmi’ydi. Cevahir’in memleketine döndüğünü, Kerem’in ise uzak bir maden ocağına numune için gittiğini, telefonunun çekmediğini, iki üç gün kalacağını ancak aynı yere giden bir arkadaşı ile haber gönderdiğini, bu iş için hemen dönmesi gerektiğini söylediğini haber veriyordu. Yola çıkmışlardı bir kere, geri dönemezdi. Kah tümsek kah çukur epey bozuk bir yoldan gidiyorlardı. Yol gerçekten çok kötüydü. Böyle olacağını bilse daha erken gelirdi ama olan olmuştu. Muhtarın yolun durumundan haberi olmadığı için 1,5-2 saat dediği yolu 3 saatte ancak almışlardı. Ormanlık bir alanın içinde, yol üzerinde durdular. Muhtar “komutanım burası maden ocağı, burada her yer çukur” dedi. “Nasıl yani?” dedi karakol komutanı “kaç çukur var burada?” 150-200 den fazla çukur olduğunu söyledi. Hava kararmaya yüz tutmuştu. Araçtan indiler. Üzerlerinden kamyon geçmiş gibiydi. El fenerini aldı. Etrafı dolaşmaya başladı. Birkaç çukura göz attı ama içinden bir his buralar değil dedi. Sonunda oda dönüp dolaşıp derin bir çukurun başında durdu. Etrafta birkaç günlük ayak izlerini gördü. Hemen yanında bir ağaç vardı. Ağacın gövdesini kontrol ettiğinde halattan kaynaklanan izleri farketti. Tamam burası dedi. Tek hamlede bulduk yeri. Lakin çukur çok derindi. Elindeki feneri aşağı tutması ile birlikte V şeklinde açık vaziyette olan bir şeyin olduğunu fark etti. Yaklaşabildiği kadar aşağı doğru sarktı. Sanki dal parçası değildi ancak ne olduğundan emin de olamıyordu. Lakin iki yana açılmış bacak şekli belli belirsiz hissediliyordu. Tecrübeliydi karakol komutanı. Şüpheleri artmıştı ancak çok tedbirsiz davrandığı da kesindi. Hiçbir önlem almadan gelmişti. Yanlarında çukura inebilecekleri hiçbir şey yoktu. İnmek imkansız olduğu gibi çıkmakta imkansızdı. Kendine çok kızdı. Geç kalmıştı. Tedbirsiz gelmişti. Ama yapacak bir şey de yoktu. Bir müddet daha çukurun tabanını inceledi. Bu arada hava iyice kararmıştı. Geri dönmek zorundaydı. Yarın erkenden geri gelecekti. Durduk yere kendi kendini hukuki olarak sıkıntıya da sokmuştu. Çünkü olay yerini terk etmemeliydi. Ancak hava kapanmış yağmura durmuş, etraftan kurt sesleri gelmeye başlamıştı. Burada beklemeleri imkansızdı. Mecburen ayrıldılar. İlçeye gelir gelmez akşamdan gerekli talimatları vererek her şeyi hazırlattı. Sabah erkeden çıkacaktı. Saat 22.30 sıralarında telefonu çaldı. Arayan Kerem’di. Necmi Kerem’e bir şekilde ulaşmış numarasını vererek aramasını sağlamıştı. Hemen Kerem’den olayı anlatmasını istedi. Her şeyi dinledikten sonra asıl kilit kişinin Cevahir olduğunu anlamıştı. Telefon numarasını istedi ancak Kerem köyde telefonun çekmediğini bu nedenle ulaşamadığını söylüyordu. Mesaj attılar. Cevahirin aramasını bekleyecekti. Kerem’e sabah saat 07.00 da karakola gelmesini, birlikte maden ocağına gideceklerini söyledi. Kerem biraz mırın kırın etmişti. Ancak karakol komutanının “Kafamı bozma lannn. İkinizi de tıkarım içeri!” diyerek bağırması üzerine olayın ciddiyetini anlamış olsa gerek; tamam saat 06.00 da ordayım…

Gerçekten de Kerem saat 06.00 da karakola gelmişti. Karakol komutanı hazırlıkları kontrol etti. Savcıyı olay yerinden olayı netleştirdikten sonra arayacaktı. Heyecanlı yolculuk başlamıştı. Kerem yanında olduğu için muhtarı almamıştı. Zaten muhtar dünkü yolculuktan sonra pert olmuştu. Kendisi de farklı bir durumda değildi ancak tekrar gitmekten başka çaresi yoktu. Saat 11.00 sıralarında maden ocağına geldiler. Kerem dün gece bulduğu çukurun başına gidiyordu. Doğru tahmin etmişti. Hemen askerlere halatı ağaca bağlamalarını emretti. Kendisi inecekti çukura. Sabırsızlanıyordu. Adeta bir güç onu oraya doğru çekiyordu. Atom karınca gibiydi. Zaten lakabı da Atom Karıncaydı. Askerler öyle isim takmıştı kendisine. İlk iş olarak çukurun etrafını kolaçan etti. Çukurun kuzey tarafında büyükçe bir toprak yığını vardı. Bu yığına 4-5 metre mesafede 4-5 adet av tüfeği kartuşu gördü. Hemen etrafını taşla çevirmelerini söyledi erlerine. İp hazırdı. Montunu çıkartıp saldı kendini çukura. Çok geçmeden tabanı bulmuştu. İner inmez karşılaştığı manzara gerçekten korkunçtu. Bunlar gerçek insan cesetleriydi. Kadın olanın kafası gövdesinden ayrılmıştı. Elinde getirdiği küçük kürekle toprağı sıyırdı. Her ikisinin gövdesi sapasağlam duruyordu ancak sabunlaşmıştı. Yani dokunulduğu an dökülüyordu. Daha fazla olay yerine dokunamazdı. Olay yeri inceleme ekipleri gelecek ve gereken çalışmaları onlar yapacaktı. Evet uzun süreç başlamıştı. Hemen yukarı çıktı. Önce savcıyı olayla ilgili bilgilendirdi. Olay yeri inceleme ve ilgili tüm birimlere haber verdi. Yol çok uzundu. Ekiplerin gelmesi epey geç olacaktı. Hemen muhtarı aradı. Muhtara bölgeyi iyi bilen birilerini göndermesini söyledi. Çünkü olay yeri kendi bölgesinde olmayabilirdi. Diğer ilçe sınırlarında kalırsa bu olaydan sıyrılabilirdi. Aslında çok acı bir durumdu bu. Ancak ne personeli yeterliydi ne de imkanları. Böyle bir olayı çözmek, faillerini bulmak çok zor olacak belki de faili meçhul kalacaktı. Acı ama gerçek buydu. Bu olaya ne yapıp edip diğer ilçe ekiplerinin el koymasını sağlamalıydı. Muhtarın gönderdiği adamlar gelmiş ancak Olay Yeri İnceleme ekiplerinden hala bir haber yoktu. Gelenler yüreğine su serpecek şeyler söylemişti. Yolun sağ tarafı bizim sol tarafı ise diğer ilçenin sınırlarında kalıyordu. Yol sınırdı. Cesetlerin bulunduğu çukur sol taraftaydı. Hemen durumu savcıya iletti. Bölgenin diğer ilçeye ait olduğunu, onların müdahale edeceğini o ilçenin savcısına bilgi verileceğini söyledi. Savcının talimatı ile diğer ilçe ekiplerine durumu bildirdi. Evet olayı üzerinden atmıştı. Şimdi olacakları ve cesetlerin hikayesini uzaktan takip edecekti. Tüm ekiplerin gelmesi saat 16.00’ı bulmuştu. Savcı ancak 17.00 sıralarında olay yerine gelmişti. Olay yerinin incelenmesi iki saat sürdü. Hava iyice kararmıştı. Araçların ışıklarını çukurun olduğu bölgeye çevirerek aydınlatma yapıldı. Şimdi sıra cesetlerin çıkarılmasına gelmişti. Ancak bu hiçte kolay görünmüyordu. Çünkü cesetler el değdiği anda paramparça oluyordu. Poşetlere parçalayarak doldurmak zorunda kaldılar. Gövde kısımları tüm olarak çıkarılabilmişti ama bacaklar tamamen parçalanmıştı. Bu kadar hengamenin arasında ise dikkat çeken şey erkek cesedinin kemerinde takılı olan kılıf içindeki Nokia 3310 cep telefonu idi. Hiçbir şeyden haberi yok gibi orada duruyordu. Çalışmaların bitmesi gece saat 01.00’ı bulmuştu. Herkes çok yorulmuş adeta pert olmuştu. Savcı olay yerinde raporda tutmuş, resimlemedik yer bırakmamıştı. Nihayet dönüş emri verildi. Şimdi akıllardaki sorular birbirini kovalıyordu. Tıpkı SSS ler gibi. Kimdi bunlar? Neden o çukurdaydılar? İntihar mı etmişlerdi? Öldürülüp atılmışlar mıydı? Vesaire vesaire vesaire…

Hayatında hiç bu kadar güzel bir kahvaltı yaptığını hatırlamıyordu. Çok mutluydu Mehmet. Ama asıl mutluluğu Beyza’nın gözlerinde görüyordu. Kendi kendine düşündü. Bu kız kafayı mı yemişti? Niye evsiz, barksız, kimsesiz, beş parası olmayan bir adamla evlenmek istemişti ki? Bazen kızıyordu ona. Yaptığı işin mantıksız olduğunu düşünüyordu. Ama tam o anda Beyza’nın sesi çınlıyordu kulaklarında. Bütün bu düşünceler yerini huzura bırakıyordu. Lakin hayatında olmaması gereken bir durum söz konusuydu. Günlerdir içi içini yiyor, ne yapacağını bilemiyordu.

Tam 30 yıldır görmediği sesini bile duymadığı annesi cep telefonunu aramıştı. Arayan yabancı numarayı görür görmez yüreğine bir ağırlık çökmüştü. Açmak istemedi. Ama numara ısrarla aramaya devam etti. Karşısındaki ses asla unutmayacağı, hafızasına kazınan annesinin sesiydi. Sanki başından aşağı kaynar su dökülmüştü. “Oğlum!” dedi kadın. “Sen misin?” Yutkundu cevap veremedi. Öfkesinden deliye dönmüştü. Kadın anlamıştı durumu. Konuşmaya devam etti. “Duydum evlenmişsin. hayırlı olsun.” dedi. Mehmet adeta çıldırmış gibiydi. “Evlendim kahrolası kadın! Sana ne bundan ?” diye bağırdı annesi olacak kadına. “Oğlum ne desen hak…” “Konuşma alçak, namussuz, kahpe!” diye tekrar bağırdı. Adeta gözleri yerinden fırlayacak gibi olmuştu. 30 yıldan sonra annesinin sesini ilk defa duyuyordu. Artist olma hayaliyle evinden kaçan kadın ahlaksız bir adamın elinde hayat kadını olmuştu. Hayat ona öyle bir tokat vurmuştu ki yerin dibine geçirmiş bir daha da oradan çıkamamıştı. Lakin bu Mehmet’in umrunda bile değildi. Babasının gözlerinin önünde eriyip gitmesi Mehmet’i kahretmişti. Adamcağız karısının hasretine dayanamamış evden kaçtıktan 6 ay sonra ince hastalığa yakalanarak ölüp gitmişti. Mehmet ortada kalmıştı. Amcaları sahip çıkmak yerine babasından kalan eve göz diktiler. Mehmet küçücük bir çocuktu, ne bilsindi evi barkı. Önce yaşlı bir adamın yanına besleme olarak verildi. Çok geçmeden o da ölmüştü. Ne okul gördü ne mektep. Kah amcasının odunluğunda, kah halasının kömürlüğünde kah teyzesinin kulübesinde kalarak çocukluk yıllarını geçirdi. 16-17 yaşına geldiğinde artık eli ekmek tutacak vaziyetteydi. Tarla bahçe işleri yaparak üç beş kuruş para kazanıyor, onları da getirip kimin odunluğunda kalıyorsa ona veriyordu. Kendi akrabaları tarafından itile kakıla süren bir yaşam. Bütün bunlar bir anda gözlerinin önüne gelmişti Mehmet’in. Yaşadığı hayatın tek sorumlusu annesiydi ona göre. Onu asla affetmeyecekti.

Annesinin aradığını Beyza’ya söylememişti. Onu da huzursuz etmek istemiyordu. Ne annesinden ne de o yanındaki uğursuz adamdan kendilerine bir hayır gelmeyeceğini iyi biliyordu. Onlardan gelse gelse şer gelirdi. Annesi neden aramıştı? Evleneli iki yıl olmuştu. Şimdi mi aklına düşmüştü? Madem arayabiliyordu neden daha önceleri hiç aramamıştı? Araba çarpmış, günlerce hastanede yatmıştı, aramamıştı. 30 yıldır kendisiyle irtibat kurmayan kadın ne olmuştu da aramıştı. Huzursuzdu. İçinde tarif edemediği bir korku, endişe vardı. Tıpkı babasının annesi evden gidecek korkusu gibi. Sanki Beyza’yı kaybedecekmiş gibi hissetti. Ne alakası vardı. Annesi ile Beyza’nın ne alakası vardı. Ama anlam veremediği bir korku bu bağlantıyı ona hissettiriyordu. Bütün bunları düşünürken çalan telefonun sesi ile irkildi. “Kim ola ki bu saatte? pazar pazar.”

Telefonun ucundaki kadın yine annesiydi. “Aman Allah’ım! yine o diye.” hayıflandı. Sesini yükseltemiyordu. Beyza’nın duymasından korkuyordu. Titreyen bir ses tonu ile konuşuyordu kadın. Ama asıl tiksindiren şey arkadan gelen Rüstem itinin sesiydi. “Seni ziyarete gelecez! Bizi karşıla emiii” diye bağırıyordu arsızca telefonun ahizesine. Eli ayağı titremeye başlamıştı. Sakin olmalıydı. Beyza’ya durumu fark ettirmemeliydi. O esnada annesinin çığlığını duydu. Suratında patlayan tokatın şiddeti Mehmet’i bile etkilemişti. “Söylesene oğluna Pazartesi günü evine ziyarete gelecez, Bizi beklesin” diyordu. Kadın acı çekiyordu. Mehmet’in gözleri dolmuştu. Bir an annesinin bu adamın elinden çektiklerini düşündü. Ne de olsa annesiydi. Bir hata yapmıştı ama bu hatanın bedelini çok ağır ödemişti. Bunu biliyordu. Sizi evime sokmam cesediniz bile bu eve giremez dedi. Adam bunu duymuştu. “Geleceğim ulan! seninle konuşacaklarım var” dedi. Mehmet telefonu kapatmak zorundaydı. Çünkü sinirleri boşalmış, kendini kaybedecek duruma gelmişti. Beyza’nın bir şey fark etmesini istemiyordu. Kendisini tahrik etmesinin önüne geçmek için kibar bir şekilde; “Tamam, cep numaranı ver ben seni arayacağım” diyebildi. Adam” hah şöyle! Yola gel! Anneni severim çok ekmeğini yedim, onun üzülmesini istemezsin” dedi. Adeta dünya durmuş dönmüyor, Mehmet dünyanın etrafında dönüyordu. Numarayı nasıl yazdı onu da bilmiyordu. Beyza’ya işim var deyip dışarı kendini zor attı.

Beyza’nın gelirken getirdiklerinin bir kısmı ile eşya almışlar, arta kalan para ile de bir serçe otomobil almıştı. Bununla hurda topluyor az çok para kazanıyordu. Arabaya bindi. Ne yapacağını nereye gideceğini bilemiyordu. Her şey üzerine gelmekteydi. Nefes alamıyordu. Bu adamın niyeti neydi? Ne istiyorlardı ondan? Bugüne kadar arayıp sormayan bu insanlar mutlu bir yuva kurmasını mı beklemişlerdi. Bunu bozmak için mi çıkmışlardı ortaya. Ne konuşacaktı o adam Mehmet’le. Buna nasıl cüret edebiliyordu. Hiç mi korkmuyordu kendisinden. Annesini artist yapma vaadiyle kandırıp genelev kadını yapan bu adam hiç mi çekinmiyordu Mehmet’ten. Bu nasıl işti böyle. Anlam veremiyordu bir türlü. İçindeki sıkıntı giderek büyüdü. Aramak zorundaydı. Numarayı çevirdi. Sakin kalmalı, amacını öğrenmeye çalışmalıydı. Adam açtı telefonu. “Benim Mehmet” dedi. Ama bunu söylerken adeta dişleri birbirinin içine geçiyordu. Pişkin pişkin konuştu adam. “Mehmet annen yaşlandı, seni görmek istiyor. Sana söyleyecekleri var. Yarın geleceğiz” dedi. Tamam dedi Mehmet. “Sizi arabamla otogardan alırım birlikte mantar toplamaya gideriz. orada anlatırsınız ne anlatacaksanız.” Telefonu nasıl kapattığını bilemedi. Adam hiçbir şey olmamış gibi davranıyor, adeta kafasını gövdesinden ayırması için Mehmet’e yalvarıyordu. Bu Mehmet’in asla kabul edeceği bir durum değildi ama bir kere Beyza’ya bulaşmıştı. Yaptığı yapacağı her işte onu düşünüyordu. Adeta frenliyordu kendisini. Sakin olmalıydı. Yarın ola hayrola dedi. Yolda bir çeşme bulup yüzünü yıkadı. Eşiyle vakit geçirmek istiyordu. Her şeyi unut dedi kendine. Evine geldi. Beyza’yı görür görmez her şeyi unutmuştu bile.

İşe gitme bahanesiyle çıktı evden. Saat 09.00 sıralarıydı. Otogara gidip beklemeye başladı. 30 yıl sonra annesini görecekti. Öfkeyle karışık bir sevinç, sevinçle karışık bir kin ve nefret içindeydi. Duyguları karmakarışıktı. Bu insanlarla birarada görünmek istemiyordu. O yüzden onları otogardan alacak, çevre yolundan eski maden ocağına götürecekti. Orada kimse onları görmezdi. Ne konuşacaklarsa konuşurlardı. Beklemeye başladı. 11.00 arabası otogara giriş yaptı. Gözü otobüsün kapısındaydı. Ne annesinin ne de o iğrenç adamın yüzünü unutmuştu. Hafızasına kazınan iki resim gibiydiler. Annesi 47 yaşında olmalıydı. Ama o hep genç haliyle hatırlıyordu onu. Otobüsün kapısından bir kadının görünmemek için ürkek bakışlarla inişini görmüştü. Evet bu annesiydi. Adeta dumura uğramıştı Mehmet. 70 yaşındaki bir kadından farksızdı annesi. Halbuki daha 47 yaşındaydı. Bir anda bütün kini, nefreti arkasından beliren adama kaydı. “”Rüstem iti sensin demek” diye geçirdi içinden. Kadın ne hale gelmişti. Üzerine binen yükün ağırlığı altında adeta ezilmiş, pestili çıkmıştı. Adam ise hala arabada gördüğü gibiydi. Elindeki tespihi sallayarak geliyordu. Bir an kendine geldi ve el işareti yaparak gelmelerini söyledi. Annesi de oğlunu görmüştü ama yüzüne bile bakamadı. Mehmet çoktan binmişti arabaya. Her ikisi gelip arabaya bindiler. Mehmet adamın öne oturmasını istemediği için ön koltuğa takım taklavat koymuştu. Adam arkaya geçmek zorunda kaldı. Onun yüzünü görmek istemiyordu. Annesini o halde görünce adeta yıkılmıştı. Merhametli bir çocuktu Mehmet. İşte bir anda bütün kini yok olmuştu. Lakin yanındaki adama olan kini ise beşe katlamıştı.

Kontağı çevirdi hareket ettiler. Çevre yoluna doğru yöneldi. Hiç konuşmadan beş dakika geçmişti ki. Adamın sesi duyuldu. “Eee? Siz ana oğul hasret gidermeyecek misiniz?” deyip iğrenç bir kahkaha attı. Kadın durmadan ağlıyordu. Mehmet’in gözleri adeta yerinden fırlayacak gibiydi. Sakin kalmaya çalışıyordu ama her an ön koltukta bulunan levyeyi kapıp adamın kafasını parçalaması içten bile değildi. Ancak ne zaman bunu yapmak istese Beyza gözünün önüne geliyor, adeta onu tutuyordu.

Adam “ben konuşurum” dedi. “Siz konuşmayın.”

“Eee nasıl gidiyor evlilik, Karın iyimi? Pek güzel bir kızmış. Duydum. Bir zamanlar annende güzeldi ama artık o güzellik kalmadı.”

Mehmet’te kelimeler tükenmişti. Adeta sezmişti birazdan olacakları. Çünkü dönüşü olmayan bir yola gidiyordu adamın konuşmaları. Sürekli iyi bir hayattan bahsetti durdu yol boyu. Güzel arabalar, güzel eşyalar ama Mehmet bunların hiçbirisini anlamıyordu. Adamın pişkinliği ve hiçbir şey olmamış gibi davranması bilinçliydi. Bunu bilerek yapıyordu. Bugüne kadar yaptıkları umrunda bile değildi. Ne kadına yaşattığı hayat, nede onun küçük bir çocuğunun olduğu ve çektikleri onu zerre kadar ilgilendirmiyordu. O şu anda annesinin sırtından artık para kazanamadığını söylüyordu. Bu ne demekti? Bunları söyledikten sonra da lafı karısı Beyza’ya getiriyordu. Ne yapmaya çalışıyordu. Mehmet bunu düşünmek bile istemiyordu. Eğer düşündüğü şey gerçekse bu adamı öldürmekten başka çaresi yoktu ve bunu yapmak için gözünü bile kırpmazdı. Uzun bir yolculuktan sonra eski maden ocağına geldiler. Mehmet arabayı uygun bir yere çekti hep birlikte indiler. Mehmet ile annesi tek kelime bile etmemişti. Adam  “Ben sizi biraz yalnız bırakayım, ana oğul dertleşin” diyerek uzaklaştı. Mehmet annesini süzüyordu. Saçları dökülmüş neredeyse hiç kalmamıştı. Yüzündeki kırışıklar adeta depremde yıkılmış bir binayı andırıyordu. Gözleri içine çökmüş o yemyeşil gözler sanki sapsarı kesilmişti. Ellerinin üzerindeki deriler sarkmış ağzındaki dişler yok olmuştu. Halbuki inci gibi dişleri vardı. Korkunç görünüyordu. Aslında annesine hesap sormak istiyordu ama hayat ona gereken cezayı fazlasıyla vermişti. Titreyen sesiyle “Ne oldu anne sana böyle?” diyebildi. Kadın ayakta duramıyordu. Olduğu yere çöktü. “Söyleyebilecek tek sözüm bile yok” dedi. “Neden beni aradın, ne istiyorsunuz benden” diye sordu. Kadının bir şeyler sakladığı belliydi. “Ben bir şey istemiyorum oğlum. Bu adam beni zorluyor. Seninle konuşmazsam beni öldüreceğini söyledi.” “Ne istiyor kadın!” diye bağırdı. “Söyle ne istiyor!” Kadının bunu söylemesi imkansızdı. Evden ayrılırken göz göze geldiklerinde Mehmet’in gözlerindeki yıkılmışlığı ona birdaha yaşatamazdı. Adam onları dinliyordu. İçinden söyle kadın söyle artık diye inliyordu. Ama söylememişti. Adam “eee yeter be kahpe diye bağırdı! “Oğlum bana bak, Karını da alıp bizim yanımıza geleceksin. Ne evin var ne barkın. Karında bizimle birlikte çalışacak. Hepimize iyi bir hayat sağlayacağım” diyordu.

Mehmet’in korktuğu başına gelmişti. Sanki canı çekiliyordu. Ölüm meleği canını alıyor, Mehmet’te izliyordu ama ölmüyordu. Öfkeden konuşamadığı gibi nefes bile alamıyordu. Adam hala konuşuyordu. Annesine duyduğu kin yeniden alevlendi. Bu adamı böyle bir düşünce ile nasıl karşısına getirirdi. Bu nasıl anne idi. Hayır. Artık annelik bitmişti onun gözünde. Yapabileceği tek şey her ikisini de öldürmekti. Adam Beyza’yı almayı ve onu hayat kadını yapmak istediğini söylüyordu. Sanki artık Beyza’ da aradan çekilmiş gibiydi. Tutmuyordu onu. Gelmiyordu gözünün önüne. Bu ona cesaret vermişti. Arabasının bagajında mantar toplamak için geldiğinde stresini attığı bir av tüfeği vardı. Mehmet kurulmuş gibiydi. Artık tek bir düşüncesi vardı. Her ikisini de yok etmek. Başka bir şey düşünemiyordu. Arabasına yöneldi. Bagajdan silahı aldı. Bu esnada onlarda ilerdeki maden çukurunun oraya doğru ilerliyordu. Mehmet arkalarından yetişti. Annesi Mehmet’in elindeki silahı görür görmez kendini adama siper etti. “Evladım ne olur yapma! Karını düşün. Çekil!” diye bağırdı annesine. “Bu adamın bana ne teklif ettiğini duymuyor musun?. Karımı alacakmış ! Hayatımı elimden aldı ama en ufak bir pişmanlık bile yok bu adamda.” Annesinin bu soysuz adamın önüne geçip kendini siper etmesi daha çok sinirlendirmişti onu. Adam pervasızca konuşmaya devam ediyordu. Maden çukurunun önünde durdular. Adam “Alacağım ulan. Bu anan artık para etmiyor. O karını sana yedir…” Artık Mehmet’ te sözler bitmiş, elindeki silah konuşmaya başlamıştı. Ortalık toz duman olmuştu. Kurma kolunu çekip tekrar bıraktı. Bir gürültü daha koptu. 3-4 derken 5 el ateş etti her ikisine doğru. İkisi birlikte yuvarlanmıştı maden çukurunun içine. Mehmet duymuyordu. Görmüyordu. Tam yarım saat kendine gelemedi. Sonunda toz duman kaybolmuştu. Çukurun başına doğru sürünürcesine yürüdü. Kafasını uzatıp aşağı baktığında annesi ile tekrar göz göze geldi. Her ikisi de ölmemişti. “Asla pişman değilim!” diye bağırdı annesine. “İkinizden de kurtulacağım.” Annesi yalvaran gözlerle bakıyor ancak konuşamıyordu. Yarası ağırdı. 4 kurşun ona değmişti. Adamın durumu biraz daha iyiydi ama çukura düşerken ağır yara almıştı. “Ne olur çıkar bizi. Şaka yaptım, seni denedim oğlum” diyordu ama nafile. Mehmet onları duymuyordu bile. Saat daha 14.00’dı. İnlemelerini, çığlıklarını duyuyordu. Çukurun başında öylece kalakaldı. Tam üç saat oturdu. Öldüklerinden emin olmak istiyordu. Eğer o adam kurtulursa kendisi hapse girecekti. Beyzanın başına gelecekleri düşünmek bile onu tüketiyordu. İnlemeleri kesilmişti. Burada onları kimse bulamazdı. Üzerlerine toprak atma ihtiyacı bile hissetmedi. Rahatlamıştı. Yeniden huzura ermişti sanki. Aracın kontağına bastı ve evinin yolunu tuttu.

Ölmemişti her ikisi de. Kaç gün can çekiştiler bilinmez. Ama ne seslerini duyan oldu ne de onları bir gören. Tırnaklarıyla çukurun duvarlarını tırmaladılar ama nafile. Çıkmak mümkün değildi.

Münafık erkeklerle münafık kadınlar, (bozuk fıtratları ve fesatçılıkları bakımından) birbirine benzerler. Onlar (birbirine ve çevresine) kötülüğü emreder, iyilikten alıkoymaya girişirler. Ellerini sıkı tutarlar (Allah yolunda harcamazlar). Onlar Allah’ı unuttular, O (Allah) ’da onları (rahmetinden mahrum etmekle) unuttu. Doğrusu münafıklar hep fasık olanlardır.

Tevbe Suresi 67.Ayet

Zaten bir pislik çukurunun içinde sürdürdükleri hayatları bir maden çukurunun içinde sonlandı. 5 yıl boyunca orada kaldılar. Ta ki Karakol komutanı başçavuş onları bulana kadar. Olayın ortaya çıkmasından sonra şüpheli olarak Mehmet başta olmak üzere pek çok kişinin ifadesine başvuruldu. Çok geçmeden de Mehmet olayı itiraf etti. Her ikisini öldürdüğünü kabul etti, silahı da getirip teslim etti.

Bu olayda ilahı bir yönlendirmenin olduğu muhakkak. Kimse bunu inkar edemez. Madencilerin o kadar maden çukurunun arasında cesetlerin olduğu çukura girmesi, Necmi’nin olaya kulak misafiri olması, ölen kadını rüyasında görmesi gibi durumlar tetkik edildiğinde ilahi bir Muradın tecelli ettiği, Allah’ın onların bulunmasını ve olayın ortaya çıkmasını dilediği aşikardır. İlginç olan bir diğer noktada soruşturma esnasında ifade veren ölen kadının akrabası olan birkaç kişinin rüyasında kadını gördüklerini, kendilerine; “ Ben affedildim, buradan, bu adamdan beni kurtarın” şeklinde sözler söylediğini belirtmeleri olmuştur. Her ne olursa olsun Allah’ın yardımı ile gerçek cinayetler aydınlatılmış ve Suç Dosyası Kapanmıştır.

Bu olaydaki isimler, yer, zaman ve mekan değiştirilmiştir. Gerçeği yansıtmamaktadır.

Kim haklı kim haksız Allah bilir kulunu,

Ar damarı çatlayan kolay bulmaz yolunu,

Yine de rahmet geniş diler ise affeder,

Dilemezse fir-avn gibi melek tıkar burnunu


Rahmeti gazabından fazladır

Ondan ümit kesen pek ziyandadır

Kurtulmak ümidin kaybetmemişsen

Var ise bir kurtuluş o namazdadır

Bir cevap yazın